![]() | ![]() |
![]() | ![]() | ![]() | ![]() |
| Ana Sayfa | Forum | Oyunlar | Desteklediklerimiz | Mavi Kalemler | Arama | Güncel Konular | Forumları Okundu Kabul Et |


Türk Yazarlar Kategorisinde ve Haftanın Yazarı Forumunda Bulunan Elif Şafak - " Aşk " Konusunu Görüntülemektesiniz. Elif Şafak (d. 25 Ekim 1971, Strazburg) Türk romancı. İlk romanının yayımladığı 1997'den beri peşpeşe eserler vermekte olan ve geniş bir okur kesimince tanınan sanatçı, 2009'da yayımlanan Aşk adlı romanı ...
![]() |
|
#1 (Mesaj Linki)
| ||||
| ||||
![]() Elif Şafak (d. 25 Ekim 1971, Strazburg) Türk romancı. İlk romanının yayımladığı 1997'den beri peşpeşe eserler vermekte olan ve geniş bir okur kesimince tanınan sanatçı, 2009'da yayımlanan Aşk adlı romanı ile Türk edebiyat tarihininin en kısa sürede en çok satan edebi eserinin yazarı ünvanına sahip olmuştur. Yaşamı 25 Ekim 1971 günü, babasının o sırada doktora yapmakta olduğu Strasburg'da dünyaya geldi. Babası sosyal psikolog ve akademisyen Nuri Bilgin, annesi diplomat Şafak Akayman'dır. Doğumundan kısa bir süre sonra anne ve babası ayrıldı, annesi tarafından büyütüldü. Soyadı olarak annesinin adını kullandı. Ortaokulu annesinin görev yaptığı Madrid'de, liseyi Ankara'da tamamladıktan sonra, ODTÜ Uluslararası İlişkiler Bölümünü bitirdi. Yüksek lisansını aynı üniversitede Kadın Çalışmaları Bölümünde yaptı. "Bektaşi ve Mevlevi Düşüncesinde Döngüsel Evren ve Kadınsılık Anlayışı" üzerine master tezinin ardından; ODTÜ Siyaset Bilimi bölümünde doktorasını tamamladı. Doktora tezi, "Türk Modernleşmesinin Kadın Prototipleri ve Marjinaliteye Tahammül Sınırları" başlığını taşıyordu. Elif Şafak'ın İslamiyet, kadın ve mistisizm hakkındaki yüksek lisans tezi Sosyal Bilimler Derneği tarafından ödüllendirildi. Yüksek lisans çalışması sırasında Kem Gözlere Anadolu(1994) adlı öykü kitabını ve ilk romanı Pinhan'ı(1997) yayımladı. Bu eserle Kombassan Vakfı tarafından verilen 1998[2]. Doktorasının ardından İstanbul'a taşındı ve Şehrin Aynaları'nı (1999) yazdı. Bir süre İstanbul Bilgi Üniversitesi'nde "Türkiye ve Kültürel Kimlikler", "Kadın ve Edebiyat" konularında dersler verdi. 2000 yılında Türkiye Yazarlar Birliği Ödülü'nü kazanan Mahrem romanı ile geniş okur kesimi tarafından tanındı. Bunu iki yıl ara ile yayımlanan Bit Palas (2002) ve İngilizceAraf (2004) adlı kitapları izledi. Sanatçılara verilen bir bursla doktora sonrası çalışması için ABD'ye giden Şafak, çeşitli üniversitelerde dersler vermiştir. 2003-2004 akademik yılı boyunca Michigan Üniversitesi'nde yardımcı doçent olarak bulundu ve ders verdi. Ardından Arizona Üniversitesi Yakın Doğu Araştırmaları bölümünde yardımcı doçent olarak görev yaptı. "Edebiyat ve Sürgün", "Bellek ve Politika", "Müslüman Dünya'da Cinsellik ve Toplumsal Cinsiyet" konulu dersler verdi. Şafak, 2004 yılında beş yazarın (Murathan Mungan, Faruk Ulay, Elif Şafak, Celil Oker, Pınar Kür) ortak kaleme aldığı bir roman projesinde yer aldı, bu roman Beşpeşe adıyla yayımlandı. 2005'te Med Cezir adlı kitabında kadın, kimlik, kültürel bölünme, dil ve edebiyat hakkında yazılarını bir araya getirdi. Aynı yıl Referans Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Eyüp Can Sağlık ile Berlin'de evlendi. 2006'da yayımlanan "Baba ve Piç" adlı romanını İngilizce olarak kaleme aldı. Türk-Ermeni ilişkilerini inceleyen bu roman nedeniyle hakkında Türklüğe hakaretŞehrazat Zelda isimli kızı dünyaya geldi. Doğum sonrası yaşadığı depresyonu, İngilizce olarak kaleme aldığı Siyah SütEmir Zahir'i dünyaya getirerek ikinci kez anne oldu. Son kitabı, 2009 yılının Mart ayında yayımlanan AŞK isimli romandır. Kitap, Türk edebiyat tarihinin en kısa sürede en çok satan edebi eseri ünvanına sahip olmuştur. Sanatçı, Türkiye'de çeşitli günlük ve aylık yayınlarda yazmaya devam etmektedir. 2009 Nisan ayina kadar Salı günleri Zaman gazetesinde ve aynı gazetenin "Pazar" isimli ekinde makaleleri yayımlanmakta olan Şafak, bu tarihte Gazete Habertürk´e transfer oldu. Kitapları Türkçe Mevlana Büyük Ödülü'nü kazandı olarak yazdığı ettiği gerekçesi ile dava açıldıysa da, suçun yasal unsurlarının oluşmadığı ve delil bulunmadığı gerekçesiyle beraat etti. Aynı yıl adlı otobiyografik romanda anlattı. İki yıl sonra oğlu
" AŞK " Ella kendini koruyamadı bile Tabii insanın kendini aşktan koruması mümkünse Bir taş nehre düşmeyegörsün, pek anlaşılmaz etkisi. Hafiften aralanır, dalgalanır suyun yüzeyi. Belli belirsiz bir tıp sesi çıkar; duyulmaz bile akıntının ortasında, kaybolur uğultuda. Hepi topu budur olduğu olacağı. Ama bir de göle düşsün aynı taş... Etkisi çok daha kalıcı ve sarsıcı olur. O taş var ya o taş, durgun suları savurur. Taşın suya değdiği yerde evvela bir halka peyda olur; halka tomurcuklanır, ol tomurcuk çiçeklenir, açar da açar, katmerlenir. Göz açıp kapayıncaya kadar, ufacık bir taş ne işler açar başa. Tüm yüzeye yayılır aksi, bir bakmışsın ki her yeri kaplamış. Çemberler çemberleri doğurur, tá ki en son çember de kıyıya vurup yok oluncaya dek. Nehir alışkındır karmaşaya, deli dolu akışa. Zaten çağlamak için bahane arar ya, hızlı yaşar, çabuk taşar. Atılan taşı içine alır; benimser, sindirir ve sonra da unutur kolaylıkla. Karışıklık onun doğasında var, ne de olsa. Ha bir eksik ha bir fazla. Gel gelelim göl hazır değildir böyle aniden dalgalanmaya. Tek bir taş bile yeter onu altüst etmeye, tá dibinden sarsmaya. Göl taşla buluştuktan sonra bir daha asla eskisi gibi olmaz, olamaz. Kendini bildi bileli durgun bir göl gibiydi Ella Rubinstein ın hayatı. Kırk yaşına basmak üzereydi. Nicedir tüm alışkanlıkları, ihtiyaçları ve tercihleri tekdüzeydi. Şaşmaz bir çizgiydi günlerin akışı; öylesine yeknesak, düzenli ve sıradan. Bilhassa son yirmi yıl boyunca hayatındaki her ayrıntıyı evliliğine göre ayarlamıştı. İçinden geçen her dilek, edindiği her yeni arkadaş, hatta en önemsiz kararları bile buna bağlıydı. Hayatına yön veren yegáne pusula evi ve evliliğiydi. Kocası David tanınmış bir dişçiydi; mesleğinde hayli başarılı ve çok para kazanan bir adam. Aralarındaki bağ pek derin sayılmazdı. Ella bu durumun farkındaydı ama doğrusu evliliklerde (bilhassa onlarınki gibi uzun süren evliliklerde) önceliklerin farklı olduğuna inanırdı. Aşktan ve tutkudan daha önemli şeyler vardı bir evlilikte: Karşılıklı hoşgörü, şefkat, anlayış, saygı ve sabır gibi... Ve tabii bir de her evlilikte elzem olan bir başka nitelik: Affedicilik! Geliyorsa şayet elinizden, ki gelmeli, kusur etti mi kocanız, ki edebilir, ne yapıp edin, affedin! Aşkmış meşkmiş, ne gam! Ne önemi var? Aşk dedikleri, Ella nın öncelikler sıralamasında gerilerde bir yerde kalmıştı çoktan. Ancak filmlerde olurdu aşk. Ya da hayal ürünü romanlarda. Bir tek oralarda esas kız ve esas oğlan ölesiye sevebilirdi birbirlerini, masallardan süzülmüş efsanevi bir tutkuyla. Ama hayat, hakiki hayat ne filmdi, ne de roman! Ella nın öncelikler listesinin başında çocukları gelirdi. Güzel mi güzel kızları Jeannette üniversitedeydi. İkizleri (kız olan Orly, erkek olansa Avi) tam buluğ çağındaydı. Bir de on iki yaşında bir golden retriever köpekleri vardı: "Gölge". Bu eve geldiğinde minnacık bir enikti henüz. O gün bugündür Ella nın şaşmaz yürüyüş arkadaşı, yoldaşıydı. Gerçi artık ihtiyarlamış, şişmanlamış, neredeyse kör ve sağır olmuş Gölge nin vadesi doluyordu. Ama köpeğinin bir gün öleceğini düşünmeye Ella nın yüreği el vermiyordu. Ne de olsa Ella böyle biriydi, hiçbir zaman kabullenemezdi sonları; İster bir dönem, ister eskimiş bir ádet, isterse çoktan tükenmiş bir ilişki olsun ölümü tanımaktan acizdi. Bir türlü yüzleşemezdi bitişlerle, görmezden geldiği o son burnunun ucunda dikilirken bile. Rubinstein Ailesi Amerika da, Northampton da, krem rengi Viktorya tarzı kocaman bir evde yaşardı. Her ne kadar tadilata, tamirata ihtiyacı olsa da, hálá görkemliydi yapı: Tam beş yatak odası, üç arabalık garajı, masif parkeleri ve Fransız usulü kapıları vardı; üstüne üstlük bahçesinde de harikulade bir jakuzisi. Ailecek tepeden tırnağa sigortalıydılar: Hayat sigortası, araba sigortası; hırsızlık, yangın ve sağlık sigortası, emeklilik hesapları, çocuklara üniversite eğitimi birikimleri ve müşterek banka hesapları... Oturdukları evin yanı sıra biri Boston da, diğeri Rhode Adası nda iki lüks daireleri daha vardı. Tüm bunları elde edebilmek için, Ella da David de epey alın teri dökmüşlerdi. Her katında çocukların mutlu mesut koşup oynadıkları, fırından zencefilli-tarçınlı kurabiye kokularının yayıldığı büyükçe bir ev hayali bazılarına klişe gibi gelebilir ama onların gözünde hayatların en idealiydi. Bu ortak amaç üstüne kurmuşlardı evliliklerini ve zamanla hayallerinin hepsini olmasa da çoğunu gerçekleştirmişlerdi. Geçen sene Sevgililer Günü nde, kocası Ella ya kalp şeklinde bir elmas kolye hediye etmişti. Yanına da balonlu, ayıcıklı bir kart iliştirmişti: Sevgili Ella, Sessiz sakin, müşfik, cömert, evliya sabırlı kadın... Beni olduğum gibi kabul ettiğin ve karım olduğun için minnettarım. Seni ilelebet sevecek kocan, David Ella kimseye bilhassa kocasına itiraf edememişti ama işin doğrusu, bu satırları okurken kendi ölüm ilanını okur gibi olmuştu. "Ben ölünce arkamdan bunları diyecekler herhalde" diye geçirmişti içinden. Ve eğer samimi ve dürüstseler, şu sözleri de eklemeliydiler: "Ella cığımızın tüm yaşamı, kocası ve çocuklarından ibaretti. Kaderin türlü zorluklarına tek başına kafa tutacak ne bilgisi vardı ne tecrübesi. Hiçbir zaman risk almayı bilmezdi. Tedbiri elden bırakmazdı. İçtiği kahvenin markasını değiştirmek için bile uzun uzun düşünmesi gerekirdi. O kadar utangaç, öylesine munis ve ürkekti; tabiri caizse, pısırığın tekiydi." İşte tüm bu malum sebeplerden dolayı, kendisi de dáhil olmak üzere hiç kimse anlayamadı, tam yirmi yıllık evlilikten sonra Ella Rubinstein ın nasıl olup da bir sabah kocasına boşanma davası açtığını ve kendini evliliğinden azat edip, tek başına sonu belirsiz bir yolculuğa çıktığını... * Ama elbet bir sebebi vardı: Aşk! Aşık oldu Ella hiç beklenmedik bir biçimde, beklemediği bir adama. İkisi ne aynı şehirde yaşıyordu ne de aynı kıtada. Aralarındaki fersah fersah uzaklık bir kenara, kişilikleri en az gündüz ile gece kadar farklıydı. Yaşam tarzları ise alabildiğine başkaydı. Arada tam bir uçurum vardı. Normal şartlar altında birbirlerine tahammül etmeleri bile zor iken, aşk odu nda yanmaları beklenmedik bir hadiseydi. Ama oldu işte. Hem de öyle çabuk oldu ki, Ella başına ne geldiğini anlayıp, kendini koruyamadı bile. Tabii şayet insanın kendini aşktan koruması mümkünse! Aşk, Ella nın ömrünün o durgun gölüne gaipten düşüveren bir taş misali indi. Ve onu sarstı, silkeledi, darmadağın etti. Bir taş nehre düşmeyegörsün, pek anlaşılmaz etkisi. Hafiften aralanır, dalgalanır suyun yüzeyi. Belli belirsiz bir tıp sesi çıkar; duyulmaz bile akıntının ortasında, kaybolur uğultuda. Hepi topu budur olduğu olacağı. Ama bir de göle düşsün aynı taş... Etkisi çok daha kalıcı ve sarsıcı olur. O taş var ya o taş, durgun suları savurur. Taşın suya değdiği yerde evvela bir halka peyda olur; halka tomurcuklanır, ol tomurcuk çiçeklenir, açar da açar, katmerlenir. Göz açıp kapayıncaya kadar, ufacık bir taş ne işler açar başa. Tüm yüzeye yayılır aksi, bir bakmışsın ki her yeri kaplamış. Çemberler çemberleri doğurur, tá ki en son çember de kıyıya vurup yok oluncaya dek. Nehir alışkındır karmaşaya, deli dolu akışa. Zaten çağlamak için bahane arar ya, hızlı yaşar, çabuk taşar. Atılan taşı içine alır; benimser, sindirir ve sonra da unutur kolaylıkla. Karışıklık onun doğasında var, ne de olsa. Ha bir eksik ha bir fazla. Gel gelelim göl hazır değildir böyle aniden dalgalanmaya. Tek bir taş bile yeter onu altüst etmeye, tá dibinden sarsmaya. Göl taşla buluştuktan sonra bir daha asla eskisi gibi olmaz, olamaz. Kendini bildi bileli durgun bir göl gibiydi Ella Rubinstein ın hayatı. Kırk yaşına basmak üzereydi. Nicedir tüm alışkanlıkları, ihtiyaçları ve tercihleri tekdüzeydi. Şaşmaz bir çizgiydi günlerin akışı; öylesine yeknesak, düzenli ve sıradan. Bilhassa son yirmi yıl boyunca hayatındaki her ayrıntıyı evliliğine göre ayarlamıştı. İçinden geçen her dilek, edindiği her yeni arkadaş, hatta en önemsiz kararları bile buna bağlıydı. Hayatına yön veren yegáne pusula evi ve evliliğiydi. Kocası David tanınmış bir dişçiydi; mesleğinde hayli başarılı ve çok para kazanan bir adam. Aralarındaki bağ pek derin sayılmazdı. Ella bu durumun farkındaydı ama doğrusu evliliklerde (bilhassa onlarınki gibi uzun süren evliliklerde) önceliklerin farklı olduğuna inanırdı. Aşktan ve tutkudan daha önemli şeyler vardı bir evlilikte: Karşılıklı hoşgörü, şefkat, anlayış, saygı ve sabır gibi... Ve tabii bir de her evlilikte elzem olan bir başka nitelik: Affedicilik! Geliyorsa şayet elinizden, ki gelmeli, kusur etti mi kocanız, ki edebilir, ne yapıp edin, affedin! Aşkmış meşkmiş, ne gam! Ne önemi var? Aşk dedikleri, Ella nın öncelikler sıralamasında gerilerde bir yerde kalmıştı çoktan. Ancak filmlerde olurdu aşk. Ya da hayal ürünü romanlarda. Bir tek oralarda esas kız ve esas oğlan ölesiye sevebilirdi birbirlerini, masallardan süzülmüş efsanevi bir tutkuyla. Ama hayat, hakiki hayat ne filmdi, ne de roman! Ella nın öncelikler listesinin başında çocukları gelirdi. Güzel mi güzel kızları Jeannette üniversitedeydi. İkizleri (kız olan Orly, erkek olansa Avi) tam buluğ çağındaydı. Bir de on iki yaşında bir golden retriever köpekleri vardı: "Gölge". Bu eve geldiğinde minnacık bir enikti henüz. O gün bugündür Ella nın şaşmaz yürüyüş arkadaşı, yoldaşıydı. Gerçi artık ihtiyarlamış, şişmanlamış, neredeyse kör ve sağır olmuş Gölge nin vadesi doluyordu. Ama köpeğinin bir gün öleceğini düşünmeye Ella nın yüreği el vermiyordu. Ne de olsa Ella böyle biriydi, hiçbir zaman kabullenemezdi sonları; İster bir dönem, ister eskimiş bir ádet, isterse çoktan tükenmiş bir ilişki olsun ölümü tanımaktan acizdi. Bir türlü yüzleşemezdi bitişlerle, görmezden geldiği o son burnunun ucunda dikilirken bile. Rubinstein Ailesi Amerika da, Northampton da, krem rengi Viktorya tarzı kocaman bir evde yaşardı. Her ne kadar tadilata, tamirata ihtiyacı olsa da, hálá görkemliydi yapı: Tam beş yatak odası, üç arabalık garajı, masif parkeleri ve Fransız usulü kapıları vardı; üstüne üstlük bahçesinde de harikulade bir jakuzisi. Ailecek tepeden tırnağa sigortalıydılar: Hayat sigortası, araba sigortası; hırsızlık, yangın ve sağlık sigortası, emeklilik hesapları, çocuklara üniversite eğitimi birikimleri ve müşterek banka hesapları... Oturdukları evin yanı sıra biri Boston da, diğeri Rhode Adası nda iki lüks daireleri daha vardı. Tüm bunları elde edebilmek için, Ella da David de epey alın teri dökmüşlerdi. Her katında çocukların mutlu mesut koşup oynadıkları, fırından zencefilli-tarçınlı kurabiye kokularının yayıldığı büyükçe bir ev hayali bazılarına klişe gibi gelebilir ama onların gözünde hayatların en idealiydi. Bu ortak amaç üstüne kurmuşlardı evliliklerini ve zamanla hayallerinin hepsini olmasa da çoğunu gerçekleştirmişlerdi. Geçen sene Sevgililer Günü nde, kocası Ella ya kalp şeklinde bir elmas kolye hediye etmişti. Yanına da balonlu, ayıcıklı bir kart iliştirmişti: Sevgili Ella, Sessiz sakin, müşfik, cömert, evliya sabırlı kadın... Beni olduğum gibi kabul ettiğin ve karım olduğun için minnettarım. Seni ilelebet sevecek kocan, David Ella kimseye bilhassa kocasına itiraf edememişti ama işin doğrusu, bu satırları okurken kendi ölüm ilanını okur gibi olmuştu. "Ben ölünce arkamdan bunları diyecekler herhalde" diye geçirmişti içinden. Ve eğer samimi ve dürüstseler, şu sözleri de eklemeliydiler: "Ella cığımızın tüm yaşamı, kocası ve çocuklarından ibaretti. Kaderin türlü zorluklarına tek başına kafa tutacak ne bilgisi vardı ne tecrübesi. Hiçbir zaman risk almayı bilmezdi. Tedbiri elden bırakmazdı. İçtiği kahvenin markasını değiştirmek için bile uzun uzun düşünmesi gerekirdi. O kadar utangaç, öylesine munis ve ürkekti; tabiri caizse, pısırığın tekiydi." İşte tüm bu malum sebeplerden dolayı, kendisi de dáhil olmak üzere hiç kimse anlayamadı, tam yirmi yıllık evlilikten sonra Ella Rubinstein ın nasıl olup da bir sabah kocasına boşanma davası açtığını ve kendini evliliğinden azat edip, tek başına sonu belirsiz bir yolculuğa çıktığını... * Ama elbet bir sebebi vardı: Aşk! Aşık oldu Ella hiç beklenmedik bir biçimde, beklemediği bir adama. İkisi ne aynı şehirde yaşıyordu ne de aynı kıtada. Aralarındaki fersah fersah uzaklık bir kenara, kişilikleri en az gündüz ile gece kadar farklıydı. Yaşam tarzları ise alabildiğine başkaydı. Arada tam bir uçurum vardı. Normal şartlar altında birbirlerine tahammül etmeleri bile zor iken, aşk odu nda yanmaları beklenmedik bir hadiseydi. Ama oldu işte. Hem de öyle çabuk oldu ki, Ella başına ne geldiğini anlayıp, kendini koruyamadı bile. Tabii şayet insanın kendini aşktan koruması mümkünse! Aşk, Ella nın ömrünün o durgun gölüne gaipten düşüveren bir taş misali indi. Ve onu sarstı, silkeledi, darmadağın etti. |
| Bu Mesaj İçin 5 Üye Funda İsimli Üyeye Teşekkür Etti.. | ||
|
#2 (Mesaj Linki)
| ||||
| ||||
| Erkek adam 'pembe' kapaklı kitap okumaz mı? Elif Şafak'ın iki ayda 200 bin basılan ve ellerden düşmeyen pembe kapaklı Aşk romanı, erkek okurların ısrarlarına dayanamayan yayınevi tarafından şimdi de 10 bin adet kül rengi kapakla basıldı . Bu duruma çok şaşıran yazar Elif Şafak ile kitabı okumak isteyen ünlülere ne düşündüklerini sorduk... Doğrusu, kulaklarımla duymasam inanmazdım... Bir erkek okur çıktı ve "Kapağı neden pembe yaptınız, otobüste rahat okuyamıyoruz. Biz erkekleri düşünmemişsiniz," dedi. Üstelik tek şikâyet eden de o değilmiş. Yalnız değilsiniz yani pembeden rahatsız olan erkek okurlar... Özellikle üniversitelerdeki erkek öğrenciler çok şikâyetçiymiş. Pembe kapaklı bir kitapla görülmek istemedikleri için otobüs ve vapurda kitabı okumaya çekindiklerini, gazeteye sararak okumaya çalıştıklarını dile getiriyorlarmış. Aranızdan "Okusunlar da nasıl okurlarsa okusunlar," diyenler vardır benim gibi eminim. Çünkü son yıllarda toplu taşıma araçlarında kitap, gazete, dergi okuyan görmek o kadar azaldı ki... Vapura, otobüse binen turistler, "Dakikalarca karşılarındakine ya da etrafa bakıp duruyorlar, hiç sıkılmaz mı bu Türkler?" diye düşünüyordur herhalde. Oysa yurtdışında metroda, otobüste, kafede sürekli elinde kitap olan birileri vardır. Konumuz kitap okuma alışkanlığımızın ne kadar azaldığı değil aslında. Bu duruma alıştık ama hiç ilgisi de yok değil. Sanki toplu taşıma araçlarında herkesin elinde bir kitap varmış gibi erkek okurların, sokaktayken pembe kapaklı bir romanı okumaktan utandıklarını söylemeleri, gerçekten kafa karıştırıcı bir durum. "Bunda bir yanlışlık olmalı,'' diyorsunuz, ama nerede? Kitabı sırf kapağını sevdiği için önce eşine alıp, o bir gecede bitirince hemen kendisi de okuyan erkek okurlar da tanıdım... Romanda anlatılan aşktan, Mevlana ve Şems'in ilişkisinden o kadar etkilenmişlerdi ki kapaktan rahatsızlık duymak akıllarına bile gelmemişti. Ama onlar azınlıkta kalıyor demek ki... Konumuz moda da değil ama ne olur biraz renklenseler, renkli giyinmeye başlasalar Türk erkekleri de... Gri, siyah takım elbiseler, tişörtler, pantolonlar yerine biraz daha ışıklı renkler seçseler... Renklerin gizemli dünyasıyla ilgilenenler bilir, yeşil gibi 'kalp çakrası' rengidir pembe de... Sevginin rengidir. O yüzden kalp kırıklığı yaşayanlara, kendini yalnız hissedenlere pembe ve yeşil giymeleri önerilir. Adı Aşk olan, aşkı anlatan bir kitap için de hiç fena bir seçim değildi aslında pembe kapak... Ebru Bilun Akyıldız'ın çektiği kalp şeklindeki yaprak da çok uymuştu. Fakat işte pek çok erkek okurdan tepki aldı. Belki de dünyada ilk kez rastlanılan bu şaşırtıcı durum karşısında yazar Elif Şafak "Kıralım pembe korkumuzu," dese de kitap, kül rengi (gri) yeni bir kapak ve yazarla yapılan söyleşilerden oluşan ilave bölümlerle raflardaki yerini aldı. Artık rahatsız olduğunu bahane edip, okumayan erkekler için bir neden kalmadı, ona göre... Peki, siz ne düşünüyorsunuz? Okuduğunuz kitabın kapağının rengi midir sizi çeken, yoksa içinde anlatılanlar mı? Kapağının renginden rahatsız olup dışarıda okumaktan çekinir misiniz? ![]() FiGEN YANIK - Sabah 28.06.2009 ![]() |
| F L y Kullanıcısına Teşekkür Edenler : | ||
Elem (10-04-2009) | ||
|
#3 (Mesaj Linki)
| ||||
| ||||
| aa cokk şaşırdımm bnde yanı kapaqının renqi deqil kıtabın konusu önemlıı bncee... |
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) | |
| Seçenekler | |
| Stil | |
| |
Benzer Konular | ||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| Türk "Sine-i millet", Ayna "Açılım bitti" dedi | AYIŞIĞI | Güncel Haberler | 0 | 12-04-2009 20:20 |
| Sızım "elif" Sızısı | yeşil | Hayatın İçinden Satır Araları | 0 | 08-20-2009 20:52 |
| Elif ŞAFAK | F L y | Türk Yazarlar | 0 | 07-07-2009 13:00 |
| "Son" Olacağını Sanarken "Sonum" Oldun Benim!!! | ALaGüL | Ayrılık | 3 | 05-24-2009 12:27 |
| Elif Şafak - Mahrem | kalpsiz_kral | Kitap Severler / Kitap Tanıtımları / Kitap Özetleri / E-book (ebook) / E-kitap (ekitap) | 0 | 04-16-2009 17:09 |
| GMT +3 Saat: 06:07. | ![]() |
![]() | ![]() | ![]() |
| Ana Sayfa -
Forum - Mavi Kalemler - Desteklediklerimiz -
Kullanım sözleşmesi - Arşiv - Etiketler - RSS - Bize Yazin SEO by vBSEO 3.3.0 ©2009, Crawlability, Inc. Powered by vBulletin® Version 3.8.5 Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd. | |