![]() | ![]() |
![]() | ![]() | ![]() | ![]() |
| Ana Sayfa | Forum | Oyunlar | Desteklediklerimiz | Mavi Kalemler | Arama | Güncel Konular | Forumları Okundu Kabul Et |


Türk Yazarlar Kategorisinde ve Haftanın Yazarı Forumunda Bulunan Abdullah Mollaoğlu -"Annanemin Evceğizi" Konusunu Görüntülemektesiniz. Abdullah Mollaoğlu - Abdullah Mollaoğlu Kimdir? - Abdullah Mollaoğlu Hakkında - Abdullah Mollaoğlu Biyografi 11 kasım 1975'de İzmir-Karşıyaka'da doğdu. İlköğrenimini burada tamamladı. İstanbul Polis Koleji'ni ve Polis Akademisi'ni (1998) bitirdi. ...
![]() |
|
#1 (Mesaj Linki)
| ||||
| ||||
![]() Abdullah Mollaoğlu - Abdullah Mollaoğlu Kimdir? - Abdullah Mollaoğlu Hakkında - Abdullah Mollaoğlu Biyografi 11 kasım 1975'de İzmir-Karşıyaka'da doğdu. İlköğrenimini burada tamamladı. İstanbul Polis Koleji'ni ve Polis Akademisi'ni (1998) bitirdi. 1999 ve 2000 yıllarında Ömer Seyfettin Hikaye Yarışması'nda özendirme ödülünü, 2001 yılında ise öykü dalında Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülü'nü aldı. Öyküleri Türk Edebiyatı, Varlık, Dergah ve E dergilerinde yayımlandı. Bursa ve Diyarbakır'ın ardından Emniyet'teki görevine İzmir'de devam ediyor. |
| Funda Kullanıcısına Teşekkür Edenler : | ||
emir_a (01-15-2011) | ||
|
#2 (Mesaj Linki)
| ||||
| ||||
| Abdullah Mollaoğlu -"Annanemin Evceğizi" Ondan söz ederken hep ‘annemin annesinin annesi’ ifadesini kullanırdım. Arkadaşlarımın kafası her defasında karışırdı. ![]() Kimisi tahmin yürüterek: “O zaman yüz yaşında vardır” derdi. Onları daha da şaşırtan bir cevap verirdim: “Yok canım, henüz yetmiş olmadı!” Evet o benim ‘annemin annesinin annesiydi’. Tabii ben de onun ‘kızının kızının oğluydum’ Bu soy silsilesinin olması gereken zamandan önce oluşmasının sebebi annânemin çok erken yaşta evlenmesiydi. Bazen bana: “Sen de kız olsaydın erkenden evlenirdin de ben de şimdi torunumun torununu görmüş olurdum!” diye takılırdı. Evlendirilmekten bahsedilen onbeş yaşındaki hemen her delikanlı gibi ben de önce biraz kızarırdım. Sonra onun küçük çenesini acıtmadan sıkar, buruşuk yanaklarını elmacık kemiğinin üstünden öperdim.Cevap da verirdim elbette. Cevapsa hemen her defasında aynı kelimelerden oluşurdu: “Hiç acelem yok annâne. Önce okuldan mezun olacağım. Sonra askerliği bitireceğim. Bütün bunlar olduktan sonra muradına kavuşabilirsin” Bütün bunları onun evinde, içi sert samanla doldurulup üzerine dantelli örtü geçirilmiş yastıkların dizildiği divanda beraber oturup, ucundan tutup hafifçe sarstığınızda güzelce sallanan masada yemek yediğimiz günlerde konuşurduk. Annânemin evi yan mahallede olduğundan çocukluğumda sıklıkla uğradığım yerlerden biriydi. Müstakil, güzel bir evdi. Bahçesi bizimkinden büyüktü. Ağaç sayısı fazlaydı. İki tane de mandalin ağacı vardı. Yürümeyi yeni öğrendiğim zamanlarda bu ağaçların önünde fotoğrafım çekilmiş. Sarı sarı mandalinlerin arkadan göz kırptığı dekorun önünde somurtmuş bir yüz ifadesiyle verdiğim poza her bakışımda gülümsemeden edemem. Elimde de yarısı yenilmiş bir gevrek. Onu evinden ayrı bir şekilde hayal edemiyorum. Annânem ne zaman gözümün önüne gelse onu içinde bulduğum mekan hep ev oluyor. Bunda gezmeyi pek sevmemesinin de etkisi var. Gününün büyük kısmını pencere kenarındaki divana oturup, sokağa ve karşıdaki evin duvarını kaplayan morgovinaya bakarak geçirdiğini hatırlıyorum. Sanırım pencere önünden geçen ve misafirliğe ya da alışverişe gitmekte olan komşularıyla ayaküstü söyleşmek ona yetiyordu. Komşuları arasında ayrım yapmazdı. Öyle ki söyleştikleri arasında mahallenin delisi Aleka da bulunuyordu. Gerçi mahalle sakinlerinden biri Aleka’yla hacda karşılaştığını iddia etmişti. Bu yüzden bazıları Aleka’nın gizli evliya olduğuna inanıyordu. Bisikletimle dolaştığım uzun yolların sonunda penceresinin önüne gelip de onu penceresinde görmediğim zamanlarda camını tıklatırdım. Ter içinde kalıp susamış olurdum çünkü. Annânemin buzdolabı iyi soğuturdu ve ben annemin ısrarlı ikazlarına rağmen soğuk su içme alışkanlığımı terketmiyordum. Getirilen suyu bir dikişte bitirirdim. Her defasında: “Bir kupa daha içer misin?” diye sorardı. “Yok annâne” derdim ve pedalımı çevirip güneşin ısıtıp parlattığı sokaklara dalardım. Arkamdan onun sesi beni kovalardı: “Annene selam söyle” Annemle birlikte geldiğim günlerde onların sohbete dalmalarını fırsat bilip yatak odasına girerdim. Büyük pencereleri olan aydınlık bir odaydı burası.Yatağın yanında camlı bir dolap bulunuyordu ve dolabın üzerinde üstü beyaz mendille örtülü bir çerçeve durmaktaydı. Zaman zaman bu mendili kaldırır ve fotoğraftaki - annânemin annesi olduğunu sonradan öğrendiğim - yaşlı kadının kırışıklarla dolu yüzünü seyrederdim. Bundan sonra yaptığım iş çerçevenin paraleline dizili fincanların içine konulmuş vesikalık fotoğraflara tek tek bakmak ve kendi fotoğrafımı görünce gülümsemek olurdu. Camlı dolabın çaprazındaysa elbise dolabı dururdu. Bu dolabın bir benzerini görmemiş olduğum kocaman aynasında boyuma posuma bakardım. Yaylı yatağa çıkıp zıplamaksa odayı terketmeden önce sektirmeden yaptığım hareket olurdu. Çünkü vakti gelir gelmez annânemin gölgesi kapı camında belirirdi. Büyük dayımlar, zaman zaman ailece toplanıldığında annânemi evini müteahhide vermesi için ikna etmeye çalışırlardı. Parselin ortasındaki annânemin eviyle dayılarımın arsalarının müteahhide verilmesi karşılığında kişi başına en az iki apartman dairesinin alınabileceği söylenirdi. Annânem razı olmazdı: “Ben evceğizimde oturuyorum. Ben öldükten sonra ne yaparsanız yapın!” derdi. O yıllarda apartmanlarla henüz tanışmamıştım. Bu yüzden etrafımızda yavaş yavaş çoğalan yüksek binalara karşı ilgi duyardım Teklifi kabul etmediği için annâneme içimden de olsa kızmıyor değildim.Fakat annânem, eşinin kendi elleriyle yaptığı, içinde yıllarca beraber yaşadıkları, daha sonra büyük dedenin duvara asılı bir çerçevedeki fotoğrafa dönüştüğü bu evden ayrılmayı kabul etmezdi. Buruşuk göz kapaklarının arasındaki rengi hafif uçmuş yeşil gözlerini başka yöne çevirip: “Ne yapayım ben o apartmanda? Burada ne güzel merdivensiz evim, bahçem, kümesim var” demeye devam ederdi. Annânemin kararlı tutumu karşısında dayımlar zamanla yılmıştı. Neticede herkes kendi evini kendisi inşa etmişti. Akşamın tülbentinin şehri örtüp hararetin kesildiği akşamüstlerinde bahçesindeki uzun ağaç kütüğüne yan yana otururduk. Plastik beyaz bir tabak içinde getirdiği çekirdeksiz üzümü yerken bir taraftan da diğer torunlarından duymaya alışık olmadığı türde sorular sorardım. Her soruma cevap verirdi vermesine ama arada bir: “Nereden çıkarır bulursun bu tuhaf soruları?” diye de söylenirdi. İşte o tuhaf sorularım sayesinde öğrenmiştim onun geçen yüzyılın başında binlerce kilometre öteden göç etmek zorunda kalan bir ailenin tek çocuğu olduğunu. Annesi hamileyken babasının savaşa gidip bir daha dönmediğini. Yedi yaşındayken bu defa annesini kaybettiğini. Küçük yaştan itibaren çalışmaya başladığını ve erkenden evlendiğini. Bu sohbetlerimiz sırasında, ‘Naciye’ adını verdiği ördeğiyle de ilgilenirdi. Gagasının üzerindeki tüyleri uzamış yaşlı ördek kuyruğunu sallaya sallaya dolaşır, iki de bir kümesin önündeki çamura daldırırdı. “Annâne, yumurtlamaz mı bu?” diye sorardım. “Nasıl yumurtlasın?” derdi “İhtiyarladı o da benim gibi!” Öğleden sonraları geldiğim günlerde çok defa gazoz da almıştı bana. O sallapati masada az mı karpuz veya soyulmuş salatalık yemiştik. İkindi vakti demlediği çayla birlikte yenilen gevrekler de cabasıydı. Evine yeni eşya aldığını hatırlamıyorum. Televizyonu bile herkes televizyon sahibi olduktan sonra bizim ısrarımızla satın almıştı. Eline biraz para geçse, o para mutlaka çocukları arasında paylaştırılırdı. “Bu yaştan sonra parayı ne yapayım” cümlesi ondan en çok duyduğum sözlerden biriydi. Bu cömertliği en çok bayram günlerinde belli olurdu. En yüksek harçlıklardan birini ondan alırdım. Harçlık vermekle de yetinmez kendi yaptığı baklavadan da bir iki lokma yedirirdi. Şayet kurban bayramındaysak hemen et kavururdu. Kocaman mutfağı vardı. Yakın akrabalar onun evinde toplandıklarında annânem salonunda otururdu. Küçükler yani küçük annânem, büyük teyzem, annem, yengelerim, büyük dayılarımın kızları mutfağa girdiklerindeyse o kocaman mutfak küçücük oluverirdi. Büyüklük mutfakla sınırlı değildi. Salon uzun, odalar genişti. Fakat nedense banyo daracıktı. Bir de bodrum vardı. İçimi yiyip bitiren meraka rağmen oraya girme fırsatını bir türlü bulamadım. Bodrum işe yaramaz eşyayla doldurulmuştu. Hiç kullanmıyordu. Salonda, pencereye yakın yerde iki çivinin desteğiyle duvara asılmış tahta parçasının üzerindeki hiç çalışmayan radyo, yere serilmiş iki kilim, üzerinde yemek yenilen muşambayla kaplı masa, - nasıl yapabildiğini onca denememe rağmen beceremediğim biçimde - üzerinde bir ayağını altına alıp öbür ayağını dikerek oturduğu sandalye... Annânemin evceğizinden hatırladığım son görüntü parçacıkları. Büyük teyzemle birlikte biraz da ürkerek girdiğim evde artık ne o çalışmayan radyo vardı, ne de annânemin sabahları dizi seyrettiği televizyon. Beton zemine serilen kilimlerden eser yoktu. Muşamba kaplı masa ve sandalyenin rengi kararmıştı. Divanlar ve üzerlerindeki üstü dantelle örtülü içi sert samanla dolu yastıklar çamura bulanmışlardı. Yine içi dışı çamurla kaplanan pencerelerden ne sokak görünüyordu ne de karşıdaki morgovina. Soğuk suyunu içtiğim buzdolabı kaldırılmış, geniş mutfak sebze ve meyve kokusunu yitirmişti. Camlı dolaptaki fotoğraflar ise birbirine yapışmıştı. Odaları bir mezarlığı ziyaret edercesine dolaşmıştım. Kirlenmiş duvarlara bakmış, alt dudağımı ısırırken iç geçirmiştim. Annânem gelmemişti. Çenesini avucunun içine alıp mırıldanmıştı: “Gidin bakın! Bana ne!” “Küstü” demişti teyzem “Sel oldu, evine küstü. Bir daha girmedi içine. Biz çıkardık televizyonu, buzdolabını.” “Çatıdan nasıl çıktı?” diye sormuştum hayret içinde. “Can havliyle çıkmış. Dayın suyun yükseldiğini görünce kendi evlerinin çatısından annânenin çatısına geçmiş. Kiremitleri kırıp, çatıya açılan kapağı kaldırmış. Meğer annem, evin içini su basınca masanın üstüne çıkıp beklemekteymiş. Dayın kollarından tutup yukarı çekmiş.” Merdiven çıkmaktan bile çekinen annânem o gece canını üstü başı sırılsıklam vaziyette çatıdan çatıya geçerek kurtarmıştı. “Şeytanlar gibi gezindim çatılarda” demişti bana telefonda da acı acı gülmüştüm. “Her şey yağmurla başladı. Her zamanki gibi yağmaya başladı yağmur. Yağdı da yağdı. Akşam olmuştu ama yağmur hâlâ yağıyordu. Bir türlü dinmek bilmedi. O kadar sıklıkla şimşek çaktı ki havayı görseydin gündüz olduğunu zannederdin. Gökgürültüleri de kesilmek bilmedi. Sokaklarda sular akıyordu. Yağmur yağdıkça sular yükseldi. Sonra eşyalar yüzmeye başladı. Yollarda çamur akıyordu. Su, arabaları da alıp götürdü. Bir ceset bile gördüm ben. Yüzü koyundu, karşıdaki evin oradan geldi, bizim evin yanından geçip gitti” Teyzem seli böyle anlatıyordu. Bahçede yürürken bir taraftan da dinliyordum. O an gözüme kümes ilişti. “Naciye?” diye sordum. “O ilk başta boğulmuş. İki gün sonra çıkardık ölüsünü.” Suyun insan boyunda geldiği duvarlardaki izlerden de belli oluyordu. Kış mevsiminde bile otuz santim yükselmeyen bizim dere o gün taşmış, sokakları ve evleri dağdan getirdiği çamura bulamıştı. Mahalleli günlerce açıkta kalıp yeni sel korkusuyla titremiş, varını yoğunu çamura terketmişti. Büyük dayımlardan birisi selde kaybolan arabasını dört gün sonra aşağı mahallede bulmuştu. Annânem bir haftaya yakın süre kendine gelememiş. Kapısının altından girmeye başlayan çamurlu suyun görüntüsünü hatırladıkça ürpermiş. Günlerce, eşyasının evin içinde yüzdüğünü sayıklamış. Zaman zaman: “Evim evim, gitti evceğizim” diye de yazıklanmış. Büyük teyzemin üçüncü kattaki evine döndüğümüzde annânemi balkonda buldum. Ayaklarını uzatmış, oturuyordu. “Gördün mü?” diye sordu. Başımı iki defa sallayıp yanına oturdum. Elini avucuma alıp, yanağını elmacık kemiğinin üstünden öptüm. “Girmeyeceğim o eve! Ne hali varsa görsün” Gözleri buğulanmıştı. Başını diğer tarafa çevirdi. Eli hâlâ avucumdaydı. Baş parmağımla buruşuk derisini okşuyordum. “Bak annâne” dedim “Deli Aleka değil mi şu?” “Hani?” dedi ve öne doğru eğilip aşağıya, çocuk seslerinin geldiği sokağa baktı. |
| Funda Kullanıcısına Teşekkür Edenler : | ||
emir_a (01-15-2011) | ||
|
#3 (Mesaj Linki)
| ||||
| ||||
|
Yazara çok teşekkür etmek istiyorum..Çocukluğumun sımsıcacık günlerine götürdüğü için..Herşey çok tanıdıktı..Sokaklar,evler,insanlar,Ördek Naciye ve Aleka bile..Yüreğine sağlık..Kalemin hiç susmasın konuşsun.. )
|
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) | |
| Seçenekler | |
| Stil | |
| |
Benzer Konular | ||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| Erdoğan'dan "Noel" hamleli "Ermeni" mesajı | AYIŞIĞI | Güncel Haberler | 0 | 12-21-2010 20:00 |
| Berlinale'de bağımsız jüri "Bal"ı "En İyi Film" seçti | AYIŞIĞI | Güncel Haberler | 0 | 02-20-2010 15:41 |
| Oscar'da "Avatar" ve "The Hurt Locker" fırtınası | AYIŞIĞI | Güncel Haberler | 0 | 02-02-2010 16:30 |
| Türk "Sine-i millet", Ayna "Açılım bitti" dedi | AYIŞIĞI | Güncel Haberler | 0 | 12-04-2009 20:20 |
| "Son" Olacağını Sanarken "Sonum" Oldun Benim!!! | ALaGüL | Ayrılık | 3 | 05-24-2009 12:27 |
| GMT +3 Saat: 07:21. | ![]() |
![]() | ![]() | ![]() |
| Ana Sayfa -
Forum - Mavi Kalemler - Desteklediklerimiz -
Kullanım sözleşmesi - Arşiv - Etiketler - RSS - Bize Yazin SEO by vBSEO 3.3.0 ©2009, Crawlability, Inc. Powered by vBulletin® Version 3.8.5 Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd. | |